Pencereden Görünen Avlu
3 dakika okuma
Çalışma masamın penceresi avluya bakıyor. Manzara denmez. Karşı duvar, birkaç saksı, ipte unutulan bir örtü, ara sıra açılan bir pencere. Yine de günün büyük kısmını bu görüntüyle geçiriyorum. Yazarken başımı kaldırdığımda beni karşılayan şey bu. Değişmiyor gibi duruyor. Değişiyor.
Sabahın erken saatinde avlu gölgede. Öğlene doğru güneş bir duvarın kenarına vuruyor, orası sararıyor. İkindi vakti bir çocuk bisikletini bırakıp çıkıyor, akşam biri onu içeri alıyor. Bu düzeni kimse ilan etmiyor. Avlu kendi halinde işliyor. Ben de onu, yazının arasından, farkında olmadan izliyorum.
İnsan geniş pencereler ister. Deniz, tepe, açık bir gökyüzü. Anlaşılır bir istek. Ama dar bir avlunun da bir bilgisi var. Hayatın çoğu, manzaranın içinde değil, tekrar eden küçük hareketlerin içinde geçiyor. Çamaşırın asılması, bir kapının kapanması, kedinin aynı saatte aynı duvarın üstüne çıkması. Bunlar haber olmaz. Yine de bir mahallenin asıl hâli bunlardır.
Avlu göstermez, hatırlatır. Karşıda bir hayat olduğunu, onun da kendi saatine göre aktığını.
Perdeyi kapatınca
Bazı günler perdeyi kapatıyorum. Yazı dağılmasın diye. Perde kapalıyken oda daha benim oluyor, bu doğru. Ama uzun süre kapalı kalırsa yazı da içeri kapanıyor. Dışarıdaki sıradan hareket, metne ölçü veriyor. Her cümle benim sesimden ibaret kalmasın diye. Avludaki örtü benim cümlem değil. Onu gördüğüm için cümle biraz yer değiştiriyor.
Geçen hafta karşı pencere boyandı. Eski yeşil gitti, yerine açık bir gri geldi. İlk gün yadırgadım. İkinci gün fark etmez oldum. Alışmak bu kadar çabuk olunca, neyi özlediğimi de şaşırdım. Özlenti o yeşile miydi, yoksa değişmeden duran bir şeye mi? Bunu ayıramadım. Ayıramamak da yazının işine yaradı. Bazı sorular, cevaplanmak için değil, metnin içinde taşınmak için vardır.
Akşam olunca avlu kararır. Işıklar tek tek yanar, her pencerede başka bir oda. Ben de masanın başındayım, onlar da kendi işlerinin başında. Bu ortaklık sessiz. Kimse kimseye bakmak zorunda değil. Yine de aynı avlunun etrafında akşamı geçiriyoruz. Bunu bir yakınlık saymak fazla kaçabilir. Bir komşuluk demek daha doğru. Komşuluk, tanışmayı şart koşmaz.
Öğleden sonra avluya güneş düşünce duvarın rengi değişir. Bunu her gün görürüm ve her gün biraz şaşırırım. Aynı duvar, aynı saat, yine de ışık hiç tıpatıp aynı değildir. Yazı da böyle. Aynı konuya dönsem bile cümle bir öncekiyle aynı çıkmaz. Perdeyi kapattığım günlerde yazı daha çok benim sesime benzer. Bu her zaman iyi değildir. Kendi sesinin içinde çok kalınca insan, dışarıdaki saati unutuyor. Avlu o saati hatırlatır.
Komşuların adını bilmem. Bilmemek bir eksik sayılabilir. Ben bunu bakmanın bir sınırı olarak görüyorum. Her görülen şey anlatılmak, her anlatılan şey de sahiplenilmek zorunda değil. Avlu müşterek bir yer. Oradan geçen hareketi yazıya almak, o hareketi kendime mal etmek değildir. Yazı tıkanınca da kalkıp bir dakika dışarı bakarım. Bir dakika yetiyor. Göz bir saksıya, bir demire, bir gölgeye değince cümle de yer değiştiriyor.
Yazı bittiğinde perdeyi kapatmadan önce bir kez daha bakıyorum. Örtü hâlâ ipte. Yarın biri onu alacak. Ya da almayacak. İkisi de bu pencerenin hâline dahil. Ben de masayı toplayıp ışığı kısacağım. Avlu bundan habersiz, kendi karanlığında kalacak. Sabah yine orada olacak. Yazının da, günün de ihtiyacı olan şey biraz bu: yerinde duran bir şey.